BAŞKA TÜRLÜ

29 Ağustos 2018 - Mehmet Y. Özel Qmark Danışmanlık A.Ş.

Son tatilimde nispeten daha az odaklandığım masal veya hikaye benzeri türlerden kitapları da çantama kattım. Üzerine çokça övgüler okuduğum birisi, yazarın kurgusu ve hayatıyla birlikte çokça etkiledi.

İranlı yazar Samed Behrengi’nin en meşhur iki kitabından birisi olan “Küçük Kara Balık” adlı eserinden minik bir alıntı:

“Ben bilmek istiyorum,
hayat gerçekten bir avuç yerde
durmadan dönüp durmak,
sonra da yaşlanıp gitmek mi;
yoksa bu dünyada başka türlü yaşamak da
mümkün mü?”

Bundan sadece bir hafta önce, Dublin’de düzenlenen Paralimpik Yüzme Avrupa Şampiyonası’nda 50 metre sırtüstü finalinde yarışan Milli yüzücümüz Sümeyye Boyacı, şampiyon oldu. Kadınlar S5 kategorisi 50 metre sırtüstü finalinde yarışan milli yüzücü, 45.21'lik derecesiyle birinci olarak turnuvada Türkiye adına altın madalya kazanan ilk isim oldu.

Kolları olmayan 15 yaşındaki Sümeyye Boyacı, büyük başarısının ardından yüzmeye nasıl başladığını da anlattı. Boyacı, bir gün büyük bir akvaryuma baktığında balıkların da kolları olmadığını ama yüzebildiğini gördüğünü ve bu şekilde yüzmeye başlamaya karar verdiğini belirtti.

Sümeyye, 5 Şubat 2003'te Eskişehir'de, iki kolu olmadan ve kalça kemiği çıkık bir şekilde dünyaya geliyor. Henüz çok genç; sadece 15 yaşında. Sümeyye’nin yetenekleri bununla da sınırlı değil. Bir de kendi eserlerinden bir ebru sergisi açıyor ve buradan elde ettiği gelirle kendisine bir de dikiş makinesi alıyor.

Hiç yanımızdan ayırmayıp gittiğimiz her yere taşıyabileceğimiz bir şey varsa o da umudun ta kendisi. Umut dediğimiz, hep bir şeylerin olmasını beklemekle ters ilişkilidir. En yorgun en argın anda bile kendine hiç çıkışmadan, hayallerine ne olursa olsun sahip çıkabilmektir. Bir şeyler, bir türlü olmuyorsa ya da öyle olmayacak gibi duruyorsa başka türlü yolları cesaretle deneyebilmektir. Tek çizikte yok saymamak, bilakis yok sayanlara inat kendini cesaretle tek geçmektir.

Kendimizden başka kimimiz var ki gerçekte bizim? Her birimizin acıları, birbirinden anlamlı öyküleri var. Korkularımıza teslim oldukça gitgide daha çok olduğumuz yerde durmaya, duraksamaya alışıyoruz. İyilikler ve güzellikler korku içinde yaşamaz. Halbuki durmayıp yola çıkarsa, içinde olduğu yolculuklara umut katarsa büyür insan, böylelikle kimseden de zerre korkusu olmaz.

Bir balıklara bir kendine bakmak, sonra da kendini sulara bırakmak. Korkularını yenebildiğin sürece özgürleşip kendin olmak. Olanaklar dahilinde değil, olanaksızlıklar halinde hayallerine ve umutlarına gözün gibi bakmak. Yaşamın sayfalarını araflarla veya yapamadıklarınla değil de kendine vereceğin armağanlarla doldurmak.

Can Baba da öyle söylemiyor mu zaten:
“başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,
havası ayrı hava..
bir başka yolculuk dalından düşmek yere
yaşadığından uzun..”

Yaşamak dediğimiz aslında bitmek bilmeyen çok güçlü bir arayıştır ve çoğu zaman da neyi araması gerektiğini bilmiyor insan. Belki de budur bizi bazen mutsuz bazen de huzursuz kılan. Bizim de öğrenmemiz gerekiyor artık yaşamayı, gerçekten yaşamayı, yaşarken ezberlerimizi bozup başka türlü bir şeyler yapmayı.

Çocukken büsbüyük olan yüreklerimiz, sanırım bedenlerimiz büyüdükçe daha çok büyüyeceği yere küçülüveriyor. Fiziksel olarak büyüse de çocukluk ve ergenlik dönemlerine göre çok daha az umut ve cesaret içeriyor. Kendi akvaryumlarından kolay kolay çıkmayanlarsa, kendilerine özgü sahici öykülerinden bir türlü bahsedemiyor. Sonra da denizlere, okyanuslara yelken açmış insanların öykülerini okuyarak zamanını geçirebiliyor.

Sümeyye ruhunda olmayanlar artık hayal dahi kurmuyor. Hep başka öncelikleri var ve hep başkalarının bitmeyen istekleri peşinde kendilerini günden güne tüketiyor. Kimisi de zaten inanmıyor, evvela kendine inanmıyor; kendisinin ve hayallerinin bu dünyaya ait olmadığını sanıyor. Bu tip insanların ruhları çoğunlukla bedenlerinden daha güçlü hantallaşıyor, kolları varken hayata sarılmayı, kanatları varken de uçmaları unutuyor.

Gerçek o ki, hayatta olma içgüdümüz adına bayağı bir yanılıyoruz. Kendimizi önemsediğimizi yeterince hissettiğimizde, o ana kadar olmayan ya da olamayan bir sürü şeye karşı koyacak gücü de o “ancak cesaretle büyüyen” yüreklerimizde hissedebiliyoruz. Bir sofraya oturduğumuz zaman çoğu zaman çiftlik balıklarına karşı çıkarken, öte yandan seçerken gezen tavuk yumurtalarının peşinde koşuyoruz. Başka bir sürü eylemle karıştırıyoruz umut ve cesareti. Gölet veya akvaryum gibi kalıplara musallat olmayı bıraktıkça kendi en iyi ha(yal)imizi ortaya çıkartıyoruz.

Var olsun tıpkı Sümeyye gibi kalbi ve ruhu çok güzel olan çocuklar. Var olsun insana umut aşılayan her ne varsa ve her kim varsa bu dünyada. Var olsun kendi hayallerine yeni şanslar verip kendi ayaklarını yerden kesenler.

Onlar niyetlerine cesaret, cesaretlerine de ehliyet ektiklerinden yaşamları bu kadar güzel ya. Her birimiz ya yaşamın getirdiklerine maruz kalacağız ya da yaşamımıza başka türlü bir şeyler katacağız. Başka türlüsü olmayacak, biraz daha yürekli çıkarsak yola, varmak da başarmak da yani düşlediğin ne varsa başka bir türlü olacak.